Developed in conjunction with Ext-Joom.com

   

Giriş  

   

çeşitli  

Developed in conjunction with Ext-Joom.com

   

Developed in conjunction with Ext-Joom.com

.

Developed in conjunction with Ext-Joom.com

Bir hikmeti vardır

Adamın biri bir pislik böceği görür
" Bu yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır.Allah bunu niçin yaratmışki ? " der.

Aradan zaman geçer, adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman bulamaz.  Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken, yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.

Yolcu bir pislik böceğinin getirilmesini ister.Orada bulunanlar bu isteğe gülerler. Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar ve derki ;
- Adamın isteğini yerine getirin, ne diyorsa yapın.
Yolcu getirilen böceği yakar ve külünü yaranın üzerine serper ve yara Allah'ın hikmetiyle iyileşir. Bunun üzerine hasta olan adam etrafına der ki ;
- Unutmayın ! Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.
 

 

Adamın biri bir pislik böceği görür
" Bu yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır.Allah bunu niçin yaratmışki ? " der.

Aradan zaman geçer, adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman bulamaz.  Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken, yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.

Yolcu bir pislik böceğinin getirilmesini ister.Orada bulunanlar bu isteğe gülerler. Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar ve derki ;
- Adamın isteğini yerine getirin, ne diyorsa yapın.
Yolcu getirilen böceği yakar ve külünü yaranın üzerine serper ve yara Allah'ın hikmetiyle iyileşir. Bunun üzerine hasta olan adam etrafına der ki ;
- Unutmayın ! Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.

"Allâh’ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler hoşlanmasalar da, Allâh nurunu tamamlamaktan aslâ vazgeçmez."(Tevbe, 32)  ...

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

* Adım Letiŕa Gouvë… 28 yaşındayım. Elektrik mühendisiyim. Güneş enerjisi üzerine çalışıyorum. Brezilya’nın Minas Gerais şehrinde yaşıyorum. 3 sene evvel müslüman oldum.

Hidâyet yolculuğunuz nasıl başladı?

* İslâm’ı, ilk defa televizyondan, 11 Eylül hâdiseleri olunca duydum. “Kim bu dünyayı kana bulamak isteyen teröristler? Herkes bunlardan neden bu kadar korkuyor?” diye merak ettim. 11 Eylül, ağabeyimin ve yengemin de dikkatini çekmişti. Onlar da bulabildikleri imkânlarla İslâm’ı araştırmışlar. Zaten onlar, benden önce müslüman oldular. Önce yengem, bir yıl sonra da ağabeyim… Nihayet ben de İslâm’ı araştırmaya başlamıştım. İşte İslâm’a doğru ilk yolculuğum bu merak üzerine başlamış oldu. Zaten her şey merakla başlamaz mı?

Âilenizi tanıtabilir misiniz? Anneniz, babanız bir dine mensup muydu?

* Annem-babam katoliktiler. Babamın âilesi ise, ateistti. Anneannem çok dindar bir hıristiyandı. Küçüklüğümüzde bizi çok etkiledi. Bize Allah duygusunu anneannem aşıladı. Âilece toplanırdık, bizimle konuşurdu. Annem dîne çok meyilli olduğu için, bizi de inançlı olarak büyüttü. Şimdi düşünüyorum da, bizi İslâm’la büyütmüş âdeta… Edeb ve ahlâka çok önem verirdi. Bize cömertliği, yardımseverliği, paylaşmayı sevdirdi. “Bu dünyadaki hiçbir şey bize âit değil, hepsi Allâh’ın!..” derdi.

Tekrar size dönecek olursak, annenizin bu telkinleri mi sizi dine yaklaştırdı?

Tam öyle değil!.. Anneannem, beni güzel bir hıristiyan olarak yetiştirmek istiyordu. Zaten dinlerin insan eli değip tahrif olmadan önceki hâlleri de hep aynı değil mi?

Benim, eskiden beri, her şeyi yaratan bir “Allah” inancım vardı, ama herhangi bir dine mensup değildim. Dinleri araştırmış, fakat bir türlü aradığımı bulamamıştım. Garip olan, o zamana kadarki araştırmalarımda İslâm dinine âit hiçbir şey bulamamış olmamdı.

Bu arada gençliğim Batı’nın renkli dünyası içinde âdeta kaybolmuştu. Hiçbir şeyde huzur bulamıyordum. O çevreden o kadar bıkmıştım ki, kendimi bu dünyaya âit hissetmiyordum. Bir taraftan da araştırmalarıma devam ediyordum. Dinleri, mezheplerini inceliyordum.

Hıristiyanlığı inceledim. Dinle İncil arasında, Hazret-i İsa ile ilgili o kadar zıtlıklar vardı ki, hakikati orada aramak bile hataydı. Bütün her şeyi kabullenmeye çalışsam da, Hazret-i İsa’nın «Allâh’ın oğlu» olarak kabul edilmesini bir türlü aklım almıyordu.

“– Tanrı’nın nasıl oğlu olur, O, bir insan mı ki?!” diyordum.

Tanrı’nın bir insan olma fikri de bana çok saçma geliyordu. Brezilya’nın çoğu hıristiyan… Ben müslüman olmadan önce de çevremdeki hıristiyanlara, inançlarındaki tezatları, çelişkileri anlatır, zihinlerinde yerleşmiş inançlarını sorgulamalarını isterdim. Sık sık etrafımdakilere Hristiyanlıkla ilgili sorular sorardım. Sonra üniversiteye başladım. O kadar dünyaya kendimi kaptırmıştım ki, dinlerle ilgili araştırmalarımın hepsini rafa kaldırdım. Artık zihnimde sadece üniversite ve oradaki çalışmalarım vardı. Böylece tam altı yıl geçti. Elektrik mühendisliğinden mezun olmuştum.

İşte tam bu esnada 11 Eylül hâdisesi oldu. O olay, içime bir ateş düşürdü ve İslâm’ı, terörist dedikleri o insanların dinini öğrenmeye karar verdim. İçimdeki bu merak ateşi, beni yakıp kavuruyordu.

Emperyalizmden bıkmıştım. Onun insanlara mutluluk vermediğini yakînen görüyordum. Bu yüzden, âdeta dört koldan İslâmiyet’le ilgili bilgiler toplamaya başladım. Onunla ilgili kitaplar arıyordum, internetten İslâmiyet hakkında lehte ve aleyhte söylenen her şeyi inceliyordum. Ve araştırmalarımda şunu gördüm: Avrupa’nın bir “altın devri” var, keşiflerin olduğu, bilimin ilerlediği, kıtaların aşıldığı dönem… Bu dönemin hazırlanmasında emeği geçen ilim adamlarının hepsinin müslüman olduğunu fark ettim. Matematikte, tıpta, felsefede ilk buluşları, ilk keşifleri hep Müslümanlar yapmışlar. Bu, beni çok etkiledi. Araştırmalarıma tam iki sene devam ettim.

Ben rasyonel (akılcı, mantıklı) bir insanım ve her şeyi öncelikle aklımla kavramaya çalışırım. Araştırmalarımda İslâm’ın akla ve mantığa ters hiçbir yönünü göremedim. Kur’ân-ı Kerîm’i inceledim. İçinde hiçbir zıtlık yoktu. Sanki her şey birbirini tamamlıyordu. Bir bütünün parçaları gibi hepsi yerli yerine oturuyordu. Bu ise, insana müthiş bir huzur veriyor.

Bu uzun araştırmalarım, İslâm’ın, Allah’tan gelen bir “hak din” olduğunu anlamama yetti. İnternet aracılığıyla şehrimizdeki diğer Müslümanlarla tanışma fırsatı buldum.

Müslüman olmadan önce dünyanın gidişâtından çok ümitsizdim. Avrupa’nın sıkıntılarından, dünyadaki zayıf ülkeleri ezmesinden bıkmıştım. Ve “Bu dünya düzeni aslâ değişmez!..” diye düşünüyordum. Diğer müslüman kardeşlerimle tanışınca, fikrim tamamen değişti. Müslümanların aslında birer “terörist” olmadıklarını, bilakis insanlığın iyiliği için çabalayan ve duâ eden insanlar olduklarını gördüm.

İslâm’ın insana bakışı o kadar güzel ve merhametli ki!.. Komşunla bile ilgilenmek zorundasın. Peygamber Efendimiz buyuruyor ya:

“– Komşusu açken tok yatan bizden değildir!..” diye…

Kapımızdaki aç kediden bile sorumluyuz. İslâm’ın her şeye bakışı merhamet dolu… Bütün bunlar, benim yaşamak istediğim, ama arayıp da bulamadığım bir hayat tarzı ve duygu dünyasıydı.

Hâlbuki medya, İslâm’ı ve Müslümanlığı hakikatin tam zıddı olarak “terörist” damgasıyla tanıtıyordu. Böyle temiz niyetli insanların dini nasıl terörizm olabilir ki!.. Medyanın İslâm’ı böyle tanıtmasının temel sebeplerinden birisi, İslâm’ın kapitalizme aykırı bir din olması!.. Gönüllere İslâm hâkim olunca, insanları istedikleri gibi sömüremeyecekler!.. Çünkü İslâm, aşırı hırsı, aşırı tüketim ve israfı, insanların gaddarca birbirlerini sömürmelerini şiddetle yasaklamış. Kapitalizm ise, tam aksine bu temeller üzerine kurulmuş.

İslâm’ı araştırırken dört sûreyi de ezberlemiştim. Bunlar: Fâtiha, İhlâs, Felâk ve Nas sûreleri…

Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini okumuştum. Hatta kitaplara baka baka namaz bile kılıyordum. Ama henüz müslüman olmamıştım. Âilemin tepkisinden korkuyordum.

Bir Cuma sabahı uyandım. İçimden bir ses şöyle diyordu:

“– Sen çok kötüsün!.. Şirk koşuyorsun!..”

“– Evet!..” dedim. “Şirk içindeyim. Doğruları buldum, fakat âilemden korktuğum için onları dinliyorum. Hâlbuki Allâh’ı dinlemeliydim. Âilem, Allah’tan daha üstün olamazdı, olmamalıydı. Ben onları üstün tutarak açıkça «şirk» koşuyordum.”

Ve içime bir ürperti girdi. Annemin masasının üstündeki masa örtüsünü çektim ve başıma örttüm. Bu, benim ilk tesettürümdü ve öylece câmiye gittim. Oradaki hocaefendi ile tanıştım. Kendisine müslüman olmak istediğimi söyledim. O kişi, bana:

“– Sen eve dön, biraz daha düşün!.. İslâm, zor bir dindir, yaşayamazsın!..” dedi ve şehâdet getirmeme müsaade etmedi. O câmiye dört kere gittim ve o kişi beni dört kere geri çevirdi. O, hep:

“– Düşün!..” diyordu.

En son gidişimde çok kızdım. Bağıra bağıra:

“– Benden ne istiyorsun?! Artık yeter!..” dedim. “İslâm’ı araştırdım ve şehâdet getirmek istiyorum.”

Sonra da onun konuşmasına fırsat vermeden bağıra bağıra kelime-i şehâdeti söyledim. Erkeklerin içinde oldu, bu hâdise… Câmide bulunan erkekler, sevinç içinde:

“– Allâhu ekber, Allâhu ekber!..” diye tekbir getirdiler.

Brezilya’nın hâli işte bu!.. İslâm’a ulaşmak orada çok zor!.. Ulaşınca da böyle câhil insanlar yüzünden kaybedilebiliyor. O yüzden orada İslâm’ı gerçekten bilen ve yaşayan tebliğcilere çok ihtiyaç var.

(Gülerek devam ediyor.)

Sonradan öğrendiğime göre de, bir câmiye gidip hocanın önünde şehâdete bile gerek yokmuş, kişinin kendi şehâdeti bile yetermiş.

Sonra neler oldu?

* Artık müslümandım. O gün câmiden eve geldim. Örtümü (başımdaki hâlâ masa örtüsüydü) hiç çıkarmadım. Bir hafta sonra da kendime gerçek bir başörtüsü aldım. Tesettürü hiç yadırgamadım ve zorlanmadım. Âdeta içimden öyle geldiği için örttüm. Çünkü bu Allâh’ın emriydi ve fıtratımız da buna muhtaçtı.

Âileniz, müslüman olmanızı nasıl karşıladı?

* Âilem, müslüman olmama karşı çıktı. Çünkü medyadan tanıdıkları İslâm’ın erkeklerini terörist zannediyorlardı. Bu terörist erkekler, kadınlarına da durmadan işkence ediyorlardı. Onlar öyle biliyorlardı. Tesettüre bürününce hemen karşı çıktılar ve:

“– Sen, iyice fanatik oldun!..” dediler.

Çok tartıştık annemle…

“– Anneciğim, tesettüre girmezsem, günâha girmiş olacağım!..” dedim ve odama gittim.

Annem çok ağladı. Çığlıklar attı. İki buçuk saat sonra yanıma geldi:

“– İstediğini yap!.. Sana engel olamam.” dedi.

İki sene âilem, beni diğer akrabalarımla görüştürmediler. Çünkü benden utanıyorlardı. Ve ben iki sene boyunca buna râzı oldum. Bir gün babaannem hastalandı. Onu ziyarete gitmeme bile izin vermiyorlardı.

“– Bunu kabul edemem!..” dedim ve gittim.

Babaannem gittiğimde uyuyordu. Bir müddet sonra gözlerini açtı. Beni tesettürle görünce:

“– Bu ne hâl? Başındaki örtü de ne?!” dedi. Ben:

“– Müslüman oldum!..” deyince, başını çevirdi ve:

“– Benim babam da müslümandı.” dedi.

O zamana kadar kimse bunu bilmiyordu. Onun babası Lübnan’da yaşamış. Babaannemler oradan göç etmişler. Hâlbuki biz babamın sülâlesini hep ateist zannederdik.

Çevreniz, arkadaşlarınız müslüman olmanıza ne dediler? Onlar da âileniz gibi tepkiler mi verdi?

* Arkadaşlarım da müslüman olmamdan etkilendi. İki arkadaşım daha İslâm’ı araştırıp müslüman olmaya karar verdiler. Brezilya’da insanlar, 11 Eylül’den sonra âdeta Amerika’ya inat müslüman oluyorlardı. Bu inat ve Amerika düşmanlığı, onlara müspet kapılar açtı. Onların İslâm’ı araştırıp huzura kavuşmalarına sebep oldu. Yani Amerika’nın 11 Eylül oyunu, Brezilya’ya İslâm’ı ve huzuru getirdi, diyebilirim. Âyette de buyurulduğu gibi “Sizin hayır gördükleriniz şer, şer gördüklerinizde de hayır olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz!..” (el-Bakara, 216)

Müslüman olmanız, işyerinde problemlere sebep oldu mu?

* Çalıştığım yerde tesettürlü olmam ve namaz kılmam, tabiî ki mesele oldu. Şefim, müslüman olmamdan çok rahatsız olmuştu. Bir sene işsiz kaldım. Tabiî bunlar küçük imtihanlar!.. Zaten Ankebût Sûresi 2. âyette de buyruluyor ya:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden sadece «İman ettik!..» demeleriyle bırakıverileceklerini mi sandılar?!”

Bir sene sonra Allah, daha hayırlı kapılar açtı. Hem dinimi rahatça yaşayıp, hem de mesleğimi icrâ edebileceğim bir iş buldum. Güneş enerjisi üzerine çalışmaya başladım.

Tek zorluk, iş bulma değil elbette… Sokaklardaki insanlar hep önyargıyla bakıyorlar. Marketlerde kötü davranıyorlar. Yolda bana merakla baktıkları zaman, hemen onlara:

“– Bir şey mi sormak istiyorsunuz?” diyorum.

Kimisi kaçıyor. Bazıları da İslâmiyet hakkında soru soruyorlar, çok etkileniyorlar ve telefon numaramı alıyorlar. İslâm’ı öğrenmek için tavsiye kitaplar istiyorlar ve câmiye bile geliyorlar.

Burada önemli olan, zorluklara takılmadan hedefe kilitli kalmak ve İslâm’ı en güzel şekilde yaşamak!.. O zaman her yerde önyargılar kalkıyor.

Brezilya’da insanlar İslâm’a muhtaç!.. İnşâallah burada (Türkiye’de) dinimi iyice öğrenip oraya geri döneceğim ve kardeşlerime yardım edeceğim. İnşâallâh hidâyetlere vesîle olurum. Çünkü Brezilya’nın ihtiyacı, bilgili, İslâm’ı güzel yaşayan Müslümanlar!.. Böyleleri az olduğu için orada uzun süre yaşayamıyor ve İslâm’ı daha rahat yaşayacakları yerlere göç ediyorlar. Bir daha da geri gelmiyorlar. Cenâb-ı Hak, beni Brezilya’da dünyaya getirdiyse, orada müslüman olduysam, benim cihâdım, tebliğim demek ki orada!.. Kaçmak, çözüm değil!.. O yüzden bu röportajı okuyan kardeşlerim, İslâm’ı güzel öğrenip öğretmem için bana çok duâ etsinler!..

Bu röportajınızı okuyacak kardeşlerimize söylemek istediğiniz başka şeyler de var mı?

Benim en sevdiğim ibâdet, namaz!.. Onda çok huzur buluyorum. Günde beş defa Allah’ın huzuruna çıkmak çok güzel!.. Namazdaki hareketler, bedenin altı noktasının yere değmesi, insana müthiş bir enerji veriyor. Bugün bilim adamları da bunu doğruluyor.

İslâm’daki ibâdetleri yaparken de, hareketlerin mânâsını anlamasan da, hep huzura kavuşuyorsun. Teslim olunca, onun karşılığı bir yerden karşınıza çıkıyor. Biz insanız. Hatalar yapıyoruz. Namaz burada devreye giriyor. Namaz kıldıkça kötülüklerden uzaklaşıyorsunuz. Âyette de geçiyor ya, “…Namaz insanı aşırılıktan, kötülükten alıkoyar!..” (el-Ankebût, 45) diye…

Müzik dinlemeyi çok severdim. Terk etmek ve sigarayı bırakmak zor oldu. Zaman, sabırlı olmak zamanıydı ve namaz bana yardım etti. İslâm’ı iyi öğrenmek, okumak da yetmiyor işte… Kalbe indirmek ve yaşamak lâzım!.. Kalpten düşünmek lâzım… İşte o zaman, yavaş yavaş hikmetler açılıyor. Mesela erkeklerle kadınların aynı mekânda olmamasının ayrı bir hikmeti var. Erkekle kadın bir arada olunca, enerji farklı oluyor; rekabet duygusu, kıskançlık ve nefsânî duygular harekete geçiyor. Ben müslüman olduktan iki sene sonra bunların farkına vardım. Müslüman hanımlarla beraber olduktan sonra daha huzurlu oldum. Onlarda saflığı, temizliği ve iyi niyeti buldum. Bu duyguların, onları iyiye götürdüğünü fark ettim.

Anneler, evlatlarının küçüklüklerinden itibaren terbiye etmeliler. İslâm’ı iyi öğretmeliler. Öyle olursa, benim yaşıma geldiğinde neredeyse âlim olurlar. Ama çocukları televizyon terbiye edince, çocuklar televizyonu kopya çekince, dinden uzak kalıyorlar.

Cenâb-ı Hak bize muhtaç değil!.. Biz, O’na muhtacız!.. Bizi her zaman görüyor. Küçük şey yok!.. Müslüman her hâline dikkat etmeli!.. Çünkü o, her hâliyle herkese örnek olmalı!..

Hayatınız bir çok ibretle dolu… İnşâallah okuyan kardeşlerimize faydası olur. Bize vakit ayırdığınız ve başınızdan geçenleri samimi olarak bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Allah, sizin vâsıtanızla Brezilya’da nice insanlara hidâyet nasip eylesin.

Âmin. Beni sabırla dinlediğiniz için, ben de sizlere teşekkür ederim.

Halime Demireşik
Bu da Benim Hidayet Hikayem Olsun
Şebnem Dergisi, 24. sayı

Sizi bu röportajda çok farklı biri ile tanıştırmak istiyorum: Najla Tammy İlhan… Irk ve kültür açısından yaşadığımız topraklardan çok uzaklarda, Teksas’ta (Amerika) dünyaya geldi. Âilesi dindar bir hıristiyan âileydi. İlk dînî bilgilerini âilesinde aldı ve üniversite yıllarına kadar İslâm’dan habersiz yaşadı. İşletme Fakültesi’ni bitirerek mezun oldu. İslâm’la ilk defa üniversitedeyken tanıştı. Müslüman olduktan sonra, Teksas’taki özel İslâmî okullarda çalıştı, İslâmî radyo programları hazırladı ve sundu. Evli, iki çocuklu bir anne olup hâlen Türkiye’de oturan Nejla Hanımı ve onun hidâyet hikâyesini, bir de kendi ağzından dinleyelim.

Nejla Hanım, biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

İsmim Najla Tammy. Hristiyan bir âilede büyüdüm. Ebeveynim, ben beş yaşında iken ayrıldılar. Annem ve babam, ikisi de din olarak Hıristiyanlığı benimsemesine rağmen mensup oldukları kiliselerin görüşleri birbirinden tamamen farklı idi.

Babamın bağlı olduğu mezhep biraz İslâm’a benziyordu. Bu mezhebi, 1960 yıllarında birisi kurmuş. İncil’i incelemiş ve ona göre hükümler koymuş. Meselâ bu mezhebe göre, oruç günü ve zekat günü vardı. Hınzır eti yemek yasaktı. Noel kutlamazdık. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kanunlarına göre yaşamayı teşvik ederlerdi. Allah inancı kuvvetli idi. Tevhid vardı. Teslisten de bahsediliyordu, fakat en çok Allâh’ın birliği anlatılıyordu.

İncil’in Kral James versiyonunda bulunan “On Emir”den beni en çok etkileyen, birinci emirdi. Orada:

“Benden başka hiçbir tanrı olmayacak. Gökyüzünde, yeryüzünde ve denizlerde bulunan hiçbir şeyin resmini ve benzerini çizmeyeceksiniz. Kendiniz, hiçbir zaman bu resimlere boyun eğmeyeceksiniz veya hizmet etmeyeceksiniz. Çünkü ben sizin tek tanrınızım ve ben kıskanç bir tanrıyım!..’’

Bu sözler, benim için teslisin tam zıttını çağrıştırıyordu ve tanrının tek oluşunun delillerinden biri idi. Bazen de peygamberlerin hayatlarından bahsedilirdi.

Bizim Peygamberimiz’den de bahsediliyor muydu?

Hayır, hiç duymadım. Zaten peygamberlere yakışmayacak şeyler anlatılıyordu. Onbir yaşıma kadar o kiliseye bağlı idim. Sonra oradan uzaklaşmaya başladım. Çünkü aklıma uymayan şeyler yaşanıyordu. Meselâ kiliseye önceden hanımların makyaj yaparak gitmesi yasak değilken bir gün artık makyaj yapması yasaklandı. Garibime gitmişti. Eğer bu yasaksa, şimdiye kadar niye izin verilmişti?! Kiliseye gidip hanımları makyajsız görünce daha da şaşırdım. Sanki bir maske yüzlerinden kaldırılmış ve gerçek çehreleri ortaya çıkmıştı. Uzun zamandır muhtelif markalı makyaj katmanlarının altına gizlenen bu yüzler, şimdi bana sahte, ruhsuz ve cansız görünüyorlardı.

Neden böyle bir yasak getirdiler?

Hanımların edeplerine uygun olmadığını, Allâh’ın verdiği tabiî çehreyi değiştirdiğini düşünmüşler. Fakat hanımları aklen pek ikna edemediler. Kadınlar, iknâ olmadıkları hâlde bu isteğe boyun eğdi. Fakat bizim evde en başta annem ikna olmadı diyebilirim.

Anladığım kadarıyla dindar bir âileydiniz...

Evet, özellikle babam, dinine çok düşkündü. Her gün Tevrat’tan ve İncil’den bölümler okurdu. Biz dinlerdik. Bizi hep dindar yetiştirmeye gayret etti. Yaşayarak da örnek olurdu. Ahlâkî temelimizi kuvvetli attı, diyebilirim.

Onbir yaşımdan sonra babamın kilisesinden uzaklaştım. Onaltı yaşımda da Protestan kilisesine başladım. Annem, babamın kilisesini biraz katı bulduğu için normal Protestan kiliseyi tercih etti. Bu kilisede de sevgi, iyilik ve merhamet tavsiye ediliyordu. Ancak kimsenin hayatına müdâhale edilmiyordu. Yani bence ikisi de yarımdı. Ve en önemlisi, ruhları doyuramıyordu.

Kiliseler arasındaki görüş farklılıklarını ve zihnimdeki soruları çözmek için rahipten randevu aldım ve ofisine gittim. Odası tam bir yönetici odası idi. Koyu renkli döşemeler ve resimler, odayı da, beni de sıkmıştı. Rahip gelince sorularımı sordum.

“−Neden bir kilisede Cumartesi, diğer kilisede Pazar ayini yapılıyordu? Neden bazı kiliseler domuz etinin helâl olduğunu söylerken bazıları haram diyordu? Tanrı bir miydi, yoksa üç mü?”

Bazılarını kendisi cevapladı, bazılarını da İncil’den âyetlerle açıklamaya çalıştı. Cevaplarına ne ben inanmıştım, ne de kendisi…

Bir türlü tam olarak inanamıyordum. Sorularıma, içinde bulunduğum din bir türlü gerekli cevabı veremiyordu. Beni iknâ edemiyordu. Bu dinde ibâdet yoktu. İbâdet olarak sadece Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Mısır’dan çıkarken mayasız ekmek yapması gösterilirdi. O, Mısır’dan çıkarken yanına ekmeği kabartacak bir maya almamış ve mayasız ekmek pişirip yemişti. O yüzden bütün mayaları çöpe atmalı ve mayasız ekmek yemeliyiz, derlerdi. Bunu bir ibâdet olarak görürlerdi. Bunlar da bana hep ters geliyordu.

Zihninizden, cevabını bulamadığınız başka ne tür sorular geçerdi?

Rabbimiz bizi yarattıysa, yalnız da bırakmaz. Evrensel bir yol olması gerekir diye düşünürdüm. Tek bir Allah, herkesin takip edebileceği tek bir din gönderebilir. Herkesin, ancak huzura böyle kavuşacağını düşünürdüm. Herkes çeşit çeşit konularda tartışıyordu. Mesela “Kürtaj haramdır!” diyen kiliseler de vardı, helâl diyenler de!.. Bunun gibi bir sürü şeyler… Bence insanlar, bunlarla uğraşmamalıydı. Tanrı’nın bütün hudutları bildirmesi gerekiyordu. Bunlar beni yoruyordu.

İslâm’la karşılaşınca, aradığım dini bulduğumu anladım. Çünkü o, -elhamdülillâh- hayatın bütününü kapsayan mükemmel bir dindi. Bütün bir hayat sistemiydi ve kendi içinde ne bir kopukluk ve ne de birbirine tezat vardı. Hak dinin bütün özellikleri onda mevcuttu.

Rabbimiz var, her şeyi yaratır. Yarattığına sınırlar koyar. Yol dik, ama sınırlar geniş... Sınırın dışına çıkarsan da ceza var. Her yerde konulan sınırları aşanlara cezâ vardır. Böyle olunca mutluluk ve huzur oluyor. Boşluk yok, elhamdülillah! Bütün bunların cevabını İslâm’da bulunca, “İşte bu!..” dedim.

İslâm’la nasıl tanıştınız? Hidâyetinize kim vesîle oldu?

İslâm’ı ilk defa üniversite yıllarımda duymak nasip oldu. Eşim Murad Bey vasıtasıyla İslâm’ı tanıdım. Aslında hem o benim hidâyetime vesîle oldu, hem de ben onun İslâm’ı tanıyıp yaşamasına vesîle oldum. Kendisi Türk ve Müslüman olmasına rağmen namaz kılmayan, Kur’ân’dan haberi olmayan birisi iken benim sorularımla İslâm’ı tanımış…

Oradaki müslüman arkadaşları, onu bir gün Cuma namazına dâvet etmişler, önce gitmemiş. Sonraki dâvetlerine icâbet ettiğinde büyük bir huzur duymuş ve o da İslâm’ın emirlerini öğrenmeye ve yaşamaya başlamış.

İslâm’ı yaşamamasına rağmen Murad Bey’in hangi tavrı, sizin İslâm’ı araştırmanıza sebep oldu?

Murad Bey, dinin emirlerini yapmıyordu, ama ahlâkî yönünü taşıyordu. Herhalde bu da Türklerin örfî yaşantılarının İslâm’a çok yakın olmasından kaynaklanıyor.

Babam da iki sene evvel Türkiye’ye gelmişti. Ona Türkiye’yi nasıl bulduğunu sordum. Babam:

“−Türkler, Avrupa ülkelerinden daha sıcak, daha sevecen ve samimi insanlar... Bu da onların Müslüman olmasından kaynaklanıyor!..” diyerek hıristiyan olmasına rağmen bir itirafta bulunmuştu.

Yani din ne kadar yaşanmasa da, İslâm’ın tesiri herkeste az veya çok görülüyor. Meselâ temizlik, büyüklere saygı, âile yapısı vb. şeylerde dinle kültür iç içe... Sizler, içinde büyüdüğünüz için pek fark etmeseniz de bunlar, karakter olarak âdeta benliğinize işlemiş. Eşim, İslâm’ın emir ve yasaklarını öğrendikçe bunu daha iyi fark etti.

Benim Murad Bey’le tanışmam, kendisiyle ortak bir arkadaşımız vesîlesiyle oldu. Arkadaşım, onu hıristiyan yapmak istiyordu. Hep beraber hem nehirde kayıkla gezecek, hem de piknik yapacaktık. Herkes ikişerli gruplara ayrıldı. Biz de Murad Bey’le aynı kayıktaydık. Gezerken bir taraftan da konuşuyorduk. Dünya görüşü, problemlerin çözümünde sunduğu fikirler çok farklı ve derindi.

Öğlen duâ etmek için hepimiz toplandık, ama o katılmadı. Yemek yemeden evvel de:

“−Hangi yiyeceklerde domuz eti yok?” diye sordu.

Ben, babamın kilisesinden aldığım terbiye sebebiyle, eskiden beri hiç domuz eti yemiyordum. İlk defa benim gibi, domuz eti yemeyen birisiyle karşılaşınca çok şaşırdım. İşte benim ilk sorularım orada başladı. Tabiî, onun da ilk araştırmaları…

Bir gün bana üniversitemizin kütüphânesinden İmam Nevevî Hazretleri’nin “Kırk Hadis” kitabını getirdi. O kitabı iki akşamda bitirdim. Ve çok etkilendim. Yıllarca aradığım hikmeti artık bulmuştum. O zamana kadar öyle hikmetli sözler ne duymuş, ne de okumuştum.

Hadîs-i şerîflerin hangisinden daha çok etkilendiniz?

Hepsinden çok etkilendim. En çok da 1.400 küsur yıl evvel söylenen sözlerin hâlâ geçerli olması ve etkilemesi, çok farklı bir duygu!.. Bunu size anlatacak bir söz bulamıyorum. Ve o sözlerin hepsi, her insanın yaşayabileceği, örnek alabileceği mükemmellikteydi. Her biri tek başına rehberlik yapabilecek vasıftaydı âdeta… Hâlâ okuduğum bütün hadîs-i şerîflerden çok etkileniyorum. İslâm öyle geniş, öyle derin bir umman ki, öğrenmekle bitmiyor elhamdülillah!.. Allah öğrendiklerimizi yaşamayı da nasip etsin. Tek başına öğrenmek de yetmiyor.

Ben hadîs-i şerîfleri ilk defa okuduğumdan:

“−Ne güzelmiş!” deyip bırakmadım, bırakamadım. Öyle etkilendim ki, hemen hayatıma geçirmek istedim ve hâlen de aynı gayretin içindeyim. Küçüklüğümden beri:

“−Allâh’ım!.. Hikmeti bulmama yardım et!” diye duâ ederdim. “Kırk Hadîs”i okuyunca, bu duâlarımın kabul olduğunu hissettim.

Peki, hemen Müslüman mı oldunuz?

Hayır, hemen Müslüman olmadım. Fakat öğrendikçe İslâm’ı yaşamaya başladım diyebilirim. Öncelikle biraz daha bol giyindim. Bu da kendime olan saygımı artırıyordu. İnanın, insanların sapık bakışlarından kurtulmak, benim kendime olan saygımı artırdı. Dışım rahatlayınca, içim de rahatladı.

Bir gün Murad Bey:

“−Başörtün var mı?” diye sordu.

Evet, vardı. Ancak başıma değil, belime ya da boynuma bağlıyordum.

“−Takar mısın? Bir düşün…” dedi.

Düşündüm ve denemeye karar verdim. Örtüyü başıma takınca, fıtratıma ne kadar uygun olduğunu gördüm. En önemlisi, örtünme, her dinde de var aslında… Hazret-i Meryem’in resimleri, hep başörtülü idi. Kraliçelerin tablolarına bakın, hep uzun ve bol giyinirler. Başlarında mutlaka şapka-bone gibi örtüleri vardır.

Ben Teksas’ta büyüdüğüm için kovboy filmlerini çok severdim. Orada da hanımlar hep uzun ve bol giyinirler, başlarını da boneyle örterlerdi.

Düşündüm; dar veya açık giyinince, inanın rahat olmuyorsunuz. Hep kendinize bir zarar gelebileceğinin tedirginliğini yaşıyorsunuz. Sanki sizi kullanmak isteyenler, böyle giyinmenizi istiyorlar. Aslında siz istemiyorsunuz. Yani başkalarını memnun etmek için, kendinizi zora koşuyorsunuz!.. Düşündükçe, örtüye ne kadar muhtaç olduğumu fark ettim.

Murad Bey’in telkinleri ve davranışları beni etkiliyordu. Genç erkek:

“−Aç!” demiyor, “Kapat!” diyordu.

“−Kendini, başkasına kullandır!” demiyor, “Kendine saygı göster!..” diyordu.

“−Beynini kapatma! Güzelliğini muhafaza et!..” diyordu.

Bütün bunlar hiç olmadığım kadar kendimi iyi hissettiriyordu.

Anlaşılan henüz müslüman olmadan örtündünüz, peki, çevrenizden nasıl tepkiler aldınız?

Murad Bey dâhil hiç kimse örtüneceğimi bilmiyordu. Kış günüydü. Başımı örtüp okulda derse gittim. Hiç kimse bir şey demedi. Üşüdüğüm için örttüğümü düşündüler. Sadece çinli bir hıristiyan arkadaşım, arkamda oturuyordu. Bana eğilip:

“−Onun dinini kabul ettin mi?” dedi. Ben de:

“−Hayır!” dedim. Ama içimden, “Yakında kabul edeceğim!..” diye geçirdim.

Oradan çıkınca Murad Bey’le kütüphanede ders çalışacaktık. Kapıdan girdim, beni tanıyamadı. Fark edince çok mutlu oldu. Kütüphanede bunu yapabildiğimi görünce müslüman olacağımı anlamış, orada bana evlenme teklif etti. Beni zorlukların içinde yalnız bırakmak istemedi. Arkadaştan öte, eş olarak da yardım etmek istediğini söyledi.

Ben de evlilik teklifini severek kabul ettim. Ve müslüman olduktan sonra da evlendik.

Müslüman olmadan Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini okudunuz mu?

Hayır, okumadım. Hadîs-i şerîfler ve Murad Bey’in sorularıma verdiği hikmetli cevaplar, mutmain olmama yetti. Fakat Murad Bey, benim iyice emin olmam için önceden ihtidâ etmiş müslümanlarla görüştürdü. O da bana, “İslâm’da niçin çok evlilik var?” onu anlattı. Sonradan duyunca yanlış anlamayalım diye… Ancak onun da fıtrata uygun olduğunu hepimiz zaten biliyoruz. Bunun emir değil, (savaş, hastalık vb.) zor zamanlarda kullanılan bir ruhsat olduğunu anladım.

Âileniz, müslüman olduğunuzu öğrendiklerinde tepki gösterdiler mi?

Daha müslüman olmadan önce, annem tepki göstermeye başladı. Başörtüme çok kızdı. Arabamı geri aldı.

“−Kız kardeşini görmeyeceksin!..” dedi.

Beni ikna etmeleri için, arkadaşlarıma defalarca telefon ettirdi. Günlerce ağladı, çeşit çeşit diller döktü, ancak olmadı.

Ben kararımı vermiştim. Amerika kültüründe bir hıristiyan olarak devam edemezdim. Murad Bey’in hayatına bakıyorum, daha huzurlu… Hayatı, hep iyiye doğru koşuyor. Amerikalıların hayatı ise, yaşlandıkça kötüye ve huzursuzluğa gidiyor. Ben kendi hayatımda böyle kötü bir sonu seçemezdim.

Sonra babama telefon açtım. Babam:

“−Seni şimdiye kadar doğru yolu takip etmen için yetiştirdim. Eğer doğru yolu buldunsa devam et!” diyerek destek oldu.

İslâm’a girdikten sonra, zorlandığınız herhangi bir yönü oldu mu?

Hayır zorlanmadım. Çünkü Allah’tan olduğuna bütün kalbimle îmân ettim. Bir şey, Allâh’ın emri ise, seçeneğin yok, mecbursun. En önemlisi, bu mecbur olduğun emirler, senin tamamen faydana olan şeyler!.. Yapmazsan zorlaşır, yaparsan kolaylığını Allah verir diye düşünüyorum.

Şunu anlamıyorum; örtü, Allâh’ın emri… Rasûlullâh’ın etrafındaki bütün hanımlar örtülü idi. Şimdi bazıları hâlâ örtü farz mı, değil mi, bunu tartışıyor.

İslâm’ın, sizi en çok etkileyen, en beğendiğiniz yönü nedir?

Her emrini, her yönünü çok seviyorum. Fakat evrensel olması beni çok etkiliyor. Bu yalnızlığı, karanlığı ve yanlışlığı çözüyor. Sadece teslim olup yaşamak lâzım… İslâm, bütün insanlığın fert, toplum ve dünya olarak her problemini çözecek çapta bir din… Sadece biz onu seçelim ve onun emirlerine tâbî olalım yeter!

Bugün birçok müslüman, müslüman olduğunu kabul ediyor, fakat müslümanca yaşamayı kabul etmiyor. Bu çok yanlış!.. Mutluluğu, huzuru böyle yakalayamazsınız!.. “Bal, bal” demekle insanın ağzı tatlanmaz ki!..

Yaklaşık onsekiz yıllık müslüman bir hanım olarak müslüman hanımlara dergimiz vasıtası ile iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Türkiye’de modaya çok aşırı bir ilgi var. Bu da “Biz dindarız, ancak alt seviyede değiliz!..” demek için herhâlde… Yahut bir tepki… Bilemiyorum. Ama bu da İslâm kimliğine yakışmıyor. Amerika’da kimse kimsenin giyimine karışmaz, herkes istediğini giyinir. Burada uyumlu giyinmeyene bile bakışlar değişiyor. Hâlbuki, markalı giyinmek şart değil!.. Temiz, bol, sâde kıyafet müslümana daha çok yakışıyor diye düşünüyorum. Her gün değişik giyinmek farz değil ki!.. Buna yetişmek çok zor ve benim bu kadar vaktim yok!.. Hayat çok kısa... Allah sana fazla zenginlik verdi diye abartmamak lâzım, israfa dikkat etmeli!.. Kıyâfet fiyatlarına bakınca çok şaşırıyorum. Nasıl bir gömleğe yüz lira, iki yüz lira verilir ki… Pazarda benzerleri on lira… Diğeri markalı olunca iki yüz lira oluyor. Dünyada bu kadar aç insan varken bir gömleğe bu kadar para vermenin doğru olacağını düşünmüyorum.

Bunun dışında, dilimizi nasıl kullandığımızda çok önemli… En çok hayretime giden şey, herkesin kalabalık içinde birbirlerinin kilosunu sorması... Bunu, birbirlerinin eşlerinin yanında yapanlar bile var!.. Kilo almışsın, vermişsin diyerek bütün dikkatleri muhatabının üstüne çekiyorsun.

Eşim, ben müslüman olmadan önce, Türkiye’ye izne gelip geri döndüğünde bana nazar boncuğu hediye getirmişti.

“−Bunu duvarına as, seni kötülüklerden koruyacak!..” dedi.

Henüz müslüman olmamış bulunmama rağmen ondan rahatsız oldum. Bir taş beni nasıl koruyabilirdi ki!.. Ben onu kırdım, attım. Türkiye’de bu tür şeyler çok yaygın… Allah Kur’ân’da insanı nelerin koruyacağını bildirmiş; İhlâs, Felak, Nas ve Âyete’l-Kürsî… Allah’tan başka hiçbir şey seni koruyamaz!.. Seni Yaratan’dan başka hiçbir şey seni koruyucu olamaz.

Ama Türkler’de takdir ettiğim yönler daha fazla!.. Âile bağlarınız çok kuvvetli… Âilece yemek yemeniz, büyükleri ziyaret etmeniz çok güzel!.. İnşâallâh bunları hiç kaybetmezsiniz!..

Özellikle gençlere dikkat edelim; Batı kültürüne, maalesef gerektiğinden çok daha fazla hayranlar!.. Hayran kalmasınlar!.. Hayran oldukları insanların hepsi bunalımda. Onlar bütün sapkın yolları denediler ve şimdi çöktüler. Aynı hataları tekrar etmenin hiçbir mânâsı yok. Onların düştüğü batağa düşmeden uyanmak lâzım!..

Bu yüzden gençlerin İslâm terbiyesine çok ihtiyacı var, değil mi?

Evet, tek kurtuluş reçetesi orada çünkü... Meselâ bana:

“−Sen de birisinin İslâm’a girmesine vesîle oldun mu?” diye soruyorlar.

Ben en önemli sorumluluğumun, çocuklarımı müslümanca yetiştirmek olduğunu düşünüyorum. Sonra inşâallah, başkalarına da sıra gelecek… Biri 15, diğeri 13 yaşında… İki çocuğumun da İslâm’ı severek yaşaması için gayret gösteriyorum. Tamam, başka ülkeye gideceğim, insanları İslâm’a dâvet edeceğim, fakat kendi çocuklarımı oralarda kaybedersem ne faydası var!.. O yüzden Amerika’ya, Avrupa’ya gidip yaşamayı tercih etmiyorum. Kimseye de bunu tavsiye etmiyorum. Müslümanlar beraber olmalı bence, durup dururken kâfir okyanusu içinde çırpınmaya gerek yok!

Müslümanlar beraberce İslâm’ı daha iyi öğrenip yaşarlarsa, zaten onlar gelip sizdeki fazîletlere talip olurlar. Siz “örnek şahsiyet” olursanız, zaten size gelirler. Tebliğ için oralara gitmek çok da faydalı olmuyor. Belki birkaç kişiyi müslüman olarak kazanıyorsunuz, fakat kendi nesillerinizi kaybedebiliyorsunuz.

Sen kendini koruyorsun, onları taklid etmiyorsun, ancak çocukların taklid ediyor, şerre özeniyor. Avrupa ülkelerine gidenler, oradan geri dönmek istemiyorlar. Neden? Nefse rahat geliyor!.. Rahat, hesap soran yok, akraba ziyareti yok!.. Komşuya destek vermek yok!.. Çünkü kimse onu beklemiyor. Herkes hayatını fert olarak tek başına yaşıyor. Müslümanca yaşamak ise, fedakârlık gerektiriyor, nefse zor geliyor!.. Fakat bu fedakârlık aslında en büyük nimet!..

Bu anlattığınız sebeplerden dolayı İslâm’da hicret vardır. İslâm’ı yaşayamıyorsan, oradan hicret etmek farz olur. Bu husus, Nisâ Sûresi, 97. âyette geçer. Siz de inşâallâh, dininizi yaşamak için burayı tercih etmekle hicret sevabına nâil olursunuz.

Gerçekten burada tatil yapmakla yaşamak arasında çok fark var!.. Buraya yerleşince âdeta câhil kaldım. Dil bilmiyorsun, okumayı bilmiyorsun. Çevren yok! Bu kadar zor ve yıpratıcı olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Hatta bir arkadaşım Amerika’ya giderken ona sarıldım, fark etmeden ağlamaya başladım. Neden ağlıyordum? Galiba nefsim rahatlığı özlemişti. Başka bir arkadaşım da bana sarıldı:

“−Ağlama!.. Sen hicret ettin. Hicret etmek çok zordur, ama çok sevaptır!..” diyerek beni teselli etti.

Gerçekten “hicret” duygusunu o zaman daha iyi anladım. Ben doğduğum, büyüdüğüm ve alıştığım toprakları bıraktım ve ezân sesleri arasında olmayı tercih ettim. Müslümanların içinde müslümanca yaşamayı, eşimin ve âilemin hakkını vermeyi istedim. Çocuklarım büyüklere saygıyı, akraba ziyaretini öğrensinler istedim. Dışarıya çıkınca müslüman toplumu içinde olduklarını hissetsinler.

  <>
Hidâyet mâcerânızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.   <>

<>Ben de bu fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederim. Okuyucularınızın dualarını da beklerim. Hidâyet yolculuğum hakkında daha geniş bilgi sahibi olmak isteyen okuyucularımıza da, “Timaş Yayınları” arasında neşredilen “Teksas’tan Hakikate Yolculuk” isimli hâtırat kitabımı tavsiye ederim. 

Halime Demireşik
Şebnem Dergisi, 54. sayı

Bu husûsda başkalarının gayreti, sadece vesîle olmaktır. Allah dilemediği halde, diğer bir kimsenin -velev peygamber de olsa- gayreti ile hidâyetin nasîb olması mümkün değildir.

"... (Allâh) kendisine yönelen kimseye hidâyet eder!" (er-Ra'd, 27)

On bir yıl önce müslüman olmuş, 28. yaşına kadar hep bir din arayışı içinde hakkı bâtılın içinde aramış bir ruh: Amerikalı Jackie Frank (Melek Zeynep) Hanım!.. Ve kendi ağzından hidayeti buluş hikayesi:

9 yaşında bir kızken banyoya girip kapıyı kapatır, havluyu başıma örter, aynaya bakardım. Bu ruhuma haz verirdi. Birileri bana Allah'ın kilisede yaşadığını söyledi. Bunun için ben de sık sık kiliseye gidip Allah'la başbaşa olmak isterdim. Bir gün yine kilisede yapayalnız Allah'ı düşünüyordum. Annem beni aramış, her zamanki gibi kilisede bulmuş. Sanki kiliseler benim Hira'mdı. Yaşım küçük olduğu halde kiliselerin papazlarına zor sorular sorardım. Çoğu zaman cevap veremezlerdi. İncil'de Yusuf ve Meryem'den İsa dünyaya geldi diyor. Başka bir bölümünde Allah'ın İsa'nın babası olduğu iddia ediliyor. "Nasıl inanayım?" diye papaza sordum. O cevap vermedi. 

İslam'ı ilk duymam, beş-altı yaşlarındayken oldu. Gittiğim okulda bir müslüman çocukla tanıştım. Annesi siyah çarşaf giyiyordu. Herkesin doğumgünü kutlanıyordu, ama o çocuğun doğumgünü hiç kutlanmadı. Bir gün:

"-Senin doğum günün niçin kutlanmıyor?" diye sordun.

"-Biz müslümanlar doğum günü kutlamayız!.." dedi. O çocuğunannesi ve teyzesi markete giderken onları ağaçların arkasından gizlice izlerdim. Benim gözümde onlar korunmuş birer melek gibiydiler.

Ergenlik çağımda hiç kiliseye gitmez oldum. Çünkü kilise içimdeki boşluğu doldurmuyordu. Sürekli Allah'a duâ ediyordum. Ailem pek dindar değildi. Annemle babam farklı kiliselere mensup olduğundan din hakkında konuşurlar, ben de onları dinlerdim. Lisedeyken din merakımdan dolayı bir din okuluna gittim. Öğretmenimiz hıristiyan bir kadındı ve sürekli İslâmiyeti kötülüyordu. İncillerin hepsini okuduk ama Kur'ân-ı Kerim'den sadece öğretmenin seçtiği bölümler okunurdu. Bu bölümler de daha çok insanın aklında sorular oluşturacak türdendi. Diğer dinleri bilmek istiyordum. Zihnimdeki sorulara sürekli cevap arıyordum. O sıralar bir yahudinin yanında muhasebeci olarak çalışmaya başladım. Onun kızıyla din hakkında çok konuşurduk. Neredeyse yahudi olacaktım. Ona Hazret-i İsa hakkında sorular sorduğumda sorularıma cevap veremiyordu. Yahudiliğin gereklerini yapardı, ama kalbiyle inancı kuvvetli değildi. O dönemlerde hıristiyanlıktaki yanlışları çok iyi biliyordum. Dört elle sarıldığım yahudilikte de aradığım huzuru bulamadım.

25 yaşında bir restorantta çalışmaya başladım. Orada çalışanların biri yahudi, biri yehova şahidi, bir kaçı hıristiyan, ikisi de müslümandı. Restoran kapanınca hepimiz oturur, din hakkında konuşur, herkes kendi dinini anlatırdı. Ben kendi kendime o iki müslümana acıyıp, bu iki zavallıyı hıristiyan yapıp kurtarayım diye düşünüyordum. İki müslümandan birinin adı Mustafa, diğeri de onun arkadaşıydı. Mustafa'nın arkadaşı, İslam'ı çok güzel yaşamaya çalışan bir müslümandı.

Bir gün yine oturduk konuşuyorduk. Mustafa ve arkadaşı, her zamanki gibi İncil ve Hıristiyanlık hakkında umursamaz bir tavır takınmışlardı. Ben de onların haline bakarak İslamiyeti iyiden iyiye merak etmeye başlamıştım. Mustafa tatil için Türkiye'ye gitme hazırlıkları yaptığı bir zamanda kendisine yaklaştım ve:

"-Mustafa bey, ben sizinle İslamiyet hakkında konuşmak istiyorum." dedim. O da:

"-Benimle dinim hakkında konuşmak istiyorsan önce bizim Kitabımızı okumalısın!" dedi. Ben de kabul ettim. Tatil dönüşü bana İngilizce mealli Kur'ân-ı Kerim getirdi. Sonradan fark ettim, İngilizceye çevrilmiş en kötü tercümelerden biriydi. Böyle olmasına rağmen daha Bakara suresini tamamlamadan doğruyu bulduğuma inanmaya başladım. Ve Mustafa Beye üç soru sordum. 

Birinci "Muhammed kimdir?" Hayatımda ilk defa bu ismi Kur'ân-ı Kerim'de görmüştüm. Peygamber olduğunu açıkladı. Ama bu peygamber Arap idi. Diğer kültürdeki insanların bunu kabul etmesi zordu. Özellikle biz Amerikalılar için bu imkânsız gibiydi. Fakat o anlattıkça Hazret-i Muhammed'i bir peygamber olarak kabul ettim. Onun hayatını okudukça, karşılaştığı zorlukları gördükçe onun Allah tarafından bir terbiyeden geçirildiğini hissettim. Şimdi de onun ahlakı beni terbiye ediyordu.

İkinci sorum ise, Kur'an'ın Hazret-i İsa hakkında ne söylediği idi. Yahudi arkadaşlarıma bu soruyu sorduğumda bir şey söyleyememişlerdi. Hazret-i İsa'nın Allah'ın oğlu değil, "kün: ol" emriyle meydana gelmiş bir peygamberi olduğunu anlattı. Zaten ben hıristiyan olduğum halde Hazret-i İsa'nın Allah'ın oğlu olabileceğini kabul etmiyordum. Şimdi ise aradığımı tam manasıyla bulmuştum.

Üçüncü sorum, "Müslümanların namaz kılarken niye yüzünü yere koydukları" idi… O ise buna şöyle cevap verdi: 

"-İnsanların Allah karşısındaki kulluklarının zirvesi, bütün benliğinden kurtulup secdeye kapanmaktır. Bu hal, gerçek mabud karşısında kulluğu hissederek O'na yaklaşma arzusudur."

Sanki duymak istediğim, arayıp durduğum cevaplar bunlardı. Hayatımda pek çok karar vermiştim, ama müslüman olacağım hiç aklıma gelmezdi. 28. yaşgünümde müslüman oldum ve adeta yeniden doğdum. 6 ay sonra Mustafa bey, evlenme teklif etti. Elhamdülillah evlendim. O zamandan beri eşimi ve evliliğimi hiç sorgulamadım, çünkü mutluydum.

İki yıl boyunca müslüman olduğumu aileme söyleyemedim. Ramazan ayında oruçlu bulunduğum bir sırada ailemi aradım: 

"-Oruçluyum, müslüman oldum, çok mutluyum!" dedim. Annem çok ağladı, beyimi suçladılar. Erkek kardeşlerim, ölümle tehdid ettiler. Hatta bir tanesi telefonda şöyle dedi:

"-Yakında dinlerin savaşı olacak. O gün gelince ilk öldüreceğim kimse sen olacaksın!"

Tartışacaktım, oruçlu olduğum aklıma geldi. Onlara:

"-Oruçluyum!" dedim ve telefonu kapattım.

Bir gün erkek kardeşim beni örtüyle gördüğünde, onu başımdan çekti ve:

"-Bir daha seni bununla görmeyeceğim!" diye bağırdı. 

Elhamdülillah, İslam'ı yaşarken başka zorluk görmedim. Yalnız mezhepleri anlamakta zorluk çektim. Ama beyimin arkadaşı internetten bu konuda çok kapsamlı bilgiler indirdi. Ve bu problemi de aştım.

İslam'ı Amerika'da açıklamak kolay. Çünkü her zaman öğrenmek isteyen gruplar var. Özellikle 11 Eylül'den sonra İslam'dan nefret edenler bile araştırıp bir pürüz ve kusur bulamayınca onu kabul etmeye başladılar. Bizim en büyük eksiğimiz, İslâmiyet'i doğru anlatan, düzgün çevrilmiş İngilizce kitapların olmayışı!.. Çünkü ya az bilenler kitap yazmış, bu güzel bir İngilizce ile çevrilmiş, ya da iyi bilenler İngilizceye yeterince çevirememişler.

Ben uzun zamandır, Amerika'da yeni müslüman olanlara İslam'ı anlatmaya çalışıyorum. İnsanlar müslüman olmuş, ama İslamiyet'i o kadar az biliyorlar ki… Hayızlıyken yemeğe dokunabilir miyim, bu haldeyken ayrı bir masada mı yemeliyim? Bu ve benzeri çok basit konularda bile bilgi eksikliği var. Bilen insan yok denecek kadar az!..

Bizim vasıtamızla İslamiyete girenler oldu ama bu bizden değil, Allah'tandır. Hapishanelere gidip oralarda İslamiyet'i anlattım. Bir gün hapishaneden telefon geldi. Arayan, orada hıristiyanlığı anlatan kimse idi. Hemen gelmemi istedi. Ve:

"-Burada müslüman olmak isteyenler var." dedi. O gün orada üç kişi müslüman oldu.

Bir gün bir arkadaşımla İncil hakkında konuşuyorduk. O hıristiyandı. Ben Hazret-i Meryem ve Hazret-i İsa ile ilgili ona bazı bilgiler verdim. O:

"-Bunları İncil'den mi aldın?" dedi. Ben de:

"-Hayır, bu Kur'ân-ı Kerim'de geçen âyetlerdir." dedim. Çok sinirlendi, elindeki İncil'i yere atıp üzerine basarak oradan ayrıldı.

Şimdi Türkiye'ye geldim. Buradaki manzarayla ilgili de birkaç cümle söylemek istiyorum:

Türk hanımları hayatları için çok mücadele veriyorlar, lakin aynı fedakarlık ve gayreti ahiretleri için göstermiyorlar. Bazen Allah için bazı dünyevî makamlardan, servet ve menfaatlerden fedakarlık gerekebilir. Okuldan bile fedakarlıkta bulunabilirler, ancak bu Allah'ın ilim kapılarının kapandığı anlamına gelmez. Türkler bilmelidirler ki, onları izleyenler var. Onlar yalnız değil, biz de orada aynı şeyleri yaşıyoruz. 

İkinci önemli problem, çocuk eğitimindeki gaflet!.. Bu başlı başına muazzam bir kayıp. İslamiyetten habersiz yetişen çocuk ebeveyni için hayatı zorlaştırıyor. Amerika'da çocukları İslam üzere yetiştirmek zor. Burada "estağfirullah, elhamdülillah, inşaallah…" kelimelerini duyuyorlar. Bu bile önemli… Çocuklarımıza, Allah'ın onları devamlı gördüğünü aşılamamız lâzım!.. Amerika'da çocuk, anne babasını kahkahalarla öldürebiliyor. Çünkü onlarda kendilerini gören bir Allah düşüncesi yok.

Evlatlarını İslam doğrultusunda yetiştirmeyen annelere sesleniyorum. Amerikalı öğretmenlerin bir sözü vardır:

"Çocuklarımız bilemeyeceğiz bir zamana ve göremeyeceğimiz bir mekâna birer mesajdır."

Uzun zaman önce bahsedilen zaman ve mekana göndereceğim mesajın şu olduğuna karar verdim:

Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullâh!..

Eğer çocuklarım bu mesajı benim için taşırlarsa kendimi bu hayatta başarılı sayacağım, bunun için buraya geldim. Anne iyi öğrenecek ki, çocuklarına öğretsin. Kardeşlerim size soruyorum:

"Siz sizden sonrakilere hangi mesajı göndereceksiniz? Sizin insanlara mesajınız ne?"

Halime Demireşik
Bu da Benim Hidayet Hikayem Olsun
Şebnem Dergisi, 11. sayı

Cüneyd-i Bağdadi, birisi ona gelir sorar:

-İhlâsı kimden öğrendiniz?

Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bir talebesi vardı. Bütün iyilik ve fazîletler onda mevcuttu. Sonradan gelmesine rağmen Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri onu pek ziyâde seviyor, diğer talebeler bu hâli çekemiyorlardı. Talebelerinin bu hâli Cüneyd-i Bağdâdî'ye mâlûm oldu. Talebelerinin eline birer kuş verdi ve;

   

online deneme  

   

facebook  

   

Developed in conjunction with Ext-Joom.com

Yandex.Metrica

Developed in conjunction with Ext-Joom.com

© dindersiindir.com