Developed in conjunction with Ext-Joom.com

   

Giriş  

   

çeşitli  

Developed in conjunction with Ext-Joom.com

   

Developed in conjunction with Ext-Joom.com

.

Developed in conjunction with Ext-Joom.com

Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş.
Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.

Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş.

Buzağı bu az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş.

Koşarak annesini emmeye giden buzağı süt kovasını devirmiş.

Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu
buzağıya vurunca yavru yere yığılmış.

Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.

Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin ´gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş.

Silah sesini duyan koca , karısını yerde cansız yatar babasınıda elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş.

Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam , bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş.

Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan;

"BU FELAKETİ DE BANA YÜKLERLER, BUZAĞININ İPİNİ GEVŞETMEKTEN BAŞKA BEN NE YAPTIM ŞİMDİ" demiş.

Horasan’da bir genç vardı. Gönlü ilim aşkıyla mum gibi yanıyordu. Iraka gitmiş, ilim peşinde bir hayli koştuktan ve bir çok şey öğrendikten sonra memleketine dönmek üzere hazırlanmıştı. Adeta sevincinden köpürüp taşıyor, kendisini bir kelebek kadar nazlı görüyordu. Tam bu ana ariflerden biri ile karşılaştı. Gönlü yüce arif onu denemek için:

-Evladım, dedi. Horasan’da şeytan var mı?

Genç atıldı:

-A efendi, onun olmadığı yer mi var?

-Orada şeytanla nasıl savaşırlar?

-Ona karşı gelmekle!

-Ya tekrar gelirse?

-Yine ona karışı gelirler.

-Tuhaf şey!

-Neden tuhaf olsun?

-Bütün ömrümüz şeytanla didişerek mi geçecek?

Genç adamın aklı allak bullak oldu:

-O halde ne yapmalı? dedi.

Yüce arif söyle buyurdu:

-Yolda azgın bir çoban köpeğine rast gelirsen sana dişlerini gösteren köpeği kovmakla uğraşmak kar etmez. Köpekten kurtulmanın en kestirme çaresi sahibini çağırmaktır. Çünkü sahibi ona hemen söz dinletir ve seni korur.

Şeytanla savaşmanın yolu da budur, yani Allah’a yönelmektir.

Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp; 

"Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı." deyip kendi başına bir yere çekildi. 

Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî'ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona; 

"Seni bu gece Cennet'e götürürlerse, Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle oku." buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet'e götürdüler. O kimse Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip, talebeler arasındaki yerini aldı.

Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki: 

"Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel'ûn şeytan gelip kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur." 

Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları

Gafil bir adam bir şeyhin kapısına vardı, Şeytan'dan bir hayli şikayetçi oldu.

"Şeytan beni yoldan çıkartıyor. Beni kandırıp dinimi, ahiretimi mahvediyor. " dedi.

Şeyh de ona dedi ki:

"Ey genç adam, senden az önce şeytan gelmişti buraya. O da senden bıkmış, usanmış. Ona yaptığın zulümleri anlatıp şikayet ediyordu. Diyor ki:

"Dünyanın hepsi benim malımdır. O benim malıma göz  koymaya, kendi mülkümü elimden almaya çalışıyor. Ben de bu yüzden onun dinine saldırıyorum. Bana zararı olmayan, malıma göz dikmeyen adamla benim ne işim olsunki!"

Mantıku't Tayr, Feridüddin Attar

Şeytan, şeytanlığını yapabilmek için, insanların zihnine girebilmek için kendine hep bir yol arayıp bula gelmiştir...

Bir zamanlar..., Allah'tan sakınan, gece gündüz ibadet eden birçok kimse vardı. 

Onlar Allah'ı sever,  Allah'da onları severdi. Allah onların dualarını geri çevirmezdi.

Allah'ın bu sevdiği seçkin kullarını insanlarda sever ve sayardı.

Tabi şeytan da vardı. Ama Şeytan'ın işi zordu. İnsanoğlunun ayağını kaydırmak zordu. Bu salih kullar yoluna engeller koyuyor, doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor almıyor du. Şeytanlık bayağı zordu, acınacak hali vardı İblis'in oğlunun.

Ama şeytan bu  durur mu? Durmaz tabi...  Düşündü düşündü, yılları düşünmekle geçti ve bir gün fırsatını buldu. 

Bu Allah dostları, halk tecelli edip vefat etmeye başlayınca, Şeytan balkarki engeller kalkmaya başlamıış, halkın içine girebiliyor. O da her fırsatta onların içine girmiş ve  her fırsatta onlara Allah dostlarını hatırlatmaya başlamış... 

- Şunu, şunu nasıl bilirdiniz? 

- Allah Allah. Sorduğun soruya bak. Nasıl  bileceğiz? Onlar Allah'a çok bağlıydılar. Duaları geri çevrilmezdi. 

- Onlara ne kadar üzülüyorsunuz? 

- Çok çok.. Tarifi mümkün değil. 

- Öyleyse onları görmek isterdiniz değil mi? 

- Hemde nasıl! 

- Niçin onlara hergün bakmıyorsunuz? 

- Ne demek istiyorsun? Hiç mümkün olabilir mi? Onlar vefat ettiler, aramızdan ayrıldılar. 

- Siz de onların resimlerine bakın!

Şeytan'ın bu sözleri halkın beğenisini toplar. 

Bunun üzerine o salih insanların resimlerini yaparlar ve hergün o resimlere bakmaya başlarlar böylece ayrılık özlemlerini giderirler... 

Zamanla resimlerden heykellere geçerler... 

Bunları evlerine ve mabetlerine kadar her yere koyarlar...

Resim ve heykelleri ilk yapan bu insanlar Allah'a ibadet ediyorlar. O'na ortak koşmuyorlardı. 

Bu heykellerin taştan yapıldığını, yarar ve zararı olmadığını biliyorlar, ancak gene de saygı gösteriyorlardı. 

Gittikçe heykeller çoğaldı. Heykellerin çoğalmasıyla saygıda çoğaldı. 

Heykellere saygı ve bağlılık gösterisinde bulunmak moda oldu. Öyle olduki, salih bir kimse vefat edince, hemen heykelini yapmak bir görev haline geldi.

Nesiller geldi nesiller gitti. 

Çocuklar torunlar babalarının ve dedelerinin heykellere tavırların görmüş, onların önünde başlarını eğdiklerini, saygı duruşunda bulunduklarını görmüşlerdi. 

Boynuz kulağı geçer misali, çocuklar  saygıda babalarınıda geçtiler, secde etmeye, ihtiyaçlarını heykellerden istemeye başladılar. 

Bu arada heykeller için kurban kesmelerde başlamıştı.

Sonunda heykeller putlaştı. İnsanların ihtiyaçlarını gideren tanrılar olarak kabul görmeye başladı. İbadet artık onlaraydı. Şeytan'ın tuzağına düşülmüştü.

...ve sonraları tanrılaştırılan Zeus bile Hz. İdris'in Atina'ya Tevhid inancını tebliğ etmesi ve halkı çok tanrıcılığın parçaladığı ahlâkî yozlaşmadan kurtarması için gönderdiği valiydi. 

Kaynak: Batı'nın Doğu'ya Borcu, Ali Bulaç, Zaman Gazetesi, 17 Nisan 2006

Adamın biri çölde tek başına koyulmuş giderken lânetlik şeytan da insan kılığına bürünerek ardından yetişir ve kendisine yol arkadaşlığı teklif eder. 

Adam ile şeytan yollarına devam ederlerken vakit bir hayli ilerler, akşam olur, gün batar, sabah olur gün doğar. Lânetlik şeytanın kafası önemli bir noktaya takılır. Bakar ki adamda ne sabah, ne öğle, ne ikindi, ne akşam, ne de yatsı namazı. Hiçbirini kılmıyor. Artık yol yürümekten yoruldukları için bir yerde konaklamak üzereyken şeytan ayrılarak koşmaya başlar. Şaşırıp kalan adam ardından, "Nereye gidiyorsun böyle beni yalnız bırakıp da" diye haykırır. 

Bunun üzerine şeytan duraklayarak adama şu ibret dolu cevabı verir: 

- Arkadaş, ben ömrümde bir defa Allah'a karşı geldim. O yüzden kovuldum. Fakat sen günde beş defa karşı geliyorsun. Korkarım Allah (c.c.) gökten taş yağdırır da bana da isabet eder.

İlk zamanlarda lanetlik şeytan insanlar arasında öz çehresiyle serbestçe dolaşabiliyordu.

Bir gün gerçek mü'minlerden biri yanına yaklaşarak şeytanı denemek istedi. Mü'min, 

- Ey Şeytan, ben seni çok seviyorum. Aynı senin gibi olmak için ne yapmak gerek? Bana söyler misin?" diye söze girişti. 

Lanetlik şeytan bir av yakaladığından emin söze başladı. Önce, 

- Hayret!  Bugüne kadar benim gibi olmak isteyen bir kişiyle karşılaşmamıştım. Sen nasıl istiyorsun bunu? Ne mutlu sana! Seni candan tebrik ederim,  dedi.

Sonra da kendisi gibi olabilmenin yolunu şöyle gösterdi:

- İlk işin namazı terk etmek olacak. Sonra da eğriye, doğruya boyuna yemin edeceksin.

Bütün bunları can kulağıyla dinlemiş görünen mü'min ortaya atılarak, 

- Ey Şeytan!  Ben Allah'a namazımı terk etmeyeceğim, asla dilimi yemine alıştırmayacağım diye erkek sözü verdim. Sözümden beni kimse caydıramaz, dedi.

Birden oltaya düşürülerek kandırma ve avlama usulleri meydana çıkarılmak istendiğini anlayan şeytan başına kaynamış su dökülmüş gibi şaşırıp kaldı. Bunun üzerine lanetlik şeytan:

- Şimdiye kadar senden başka kimse beni tuzağa düşürüp de insanları nasıl kandırıp avladığımın usullerini öğrenememiştir. Fakat bundan böyle öz çehremle insanlar arasında dolaşmıyacağım ve hiç kimseye de kandırma metodlarını açık etmeyeceğim, diye and içti.

{Kenzül Ahbar}

Allah dostlarından Ebû Zekeriyya hasta döşeğinde ölümle pençeleşiyordu. Yakın dostlarından biri kendisine "Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah! (Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.)" sözlerini telkin etmek istedi. Bir etti, iki etti, üç etti. Ebu Zekerriya her defasında söylemeyi reddediyordu. 

Bu durum karşısında yakın dostu Ebu Zekerriya'nın son nefesinde imansız gideceğinden korktu ve endişeye kapılmıştı. Bütün bir ömrünü Allah'a ibadet ve taat etmekle geçiren böylesine bir kimsenin şimdi hasta döşeğinde ölüm ile pençeleşirken Kelime-i Tevhid getirmemesine bir mana veremiyordu. Şeytanın bir kandırışına mı yenilmişti yoksa? Veyahut da yüce Allah'ın tecellisi karşında mı idi? 

Bir müddet kafası bu düşünceler içinde çalkalanan dost baktı ki Ebu Zekerriya sanki kafasında resmi geçit yapan düşünceleri okuyormuş gibi bir aralık gözlerini açarak, 

- Bana bir şey mi dediniz? diye sordu. 

Orada bulunanlar. 

--"Evet, üç defa şehadet getirmeni söyledik, her defasında reddettin. O yüzden büyük bir endişeye düştük." diye cevap verdiler. 

Bunun üzerine Ebu Zekerriya şu olayı anlatmaya başladı: 

"Lanetlik şeytan elinde su bardağı ile gelmişti: Sağ yanıma dikilmiş elinde suyu göstererek "içecek misin?" diye soruyordu. Karşılınğında ise, "İsa, Allah'ın oğludur" dememi istiyordu. Reddettim. Sonra sol yanıma geçip dikildi. Yine aynı hareketleri tekrarlayarak "İsa, Allah'ın oğludur" cümlesini söylememi istedi. Yine reddettim. Üçüncü olarak "La ilahe (Allah yoktur)" diye söyledi, yine reddettim. Böylece her çareye başvurarak tam manasıyla yoklamasını yapıp da müspet bir netice alamayınca elindeki suyla dolu bardağı yere çarptı ve sıvışıp gitti. İşte gerçekte ben sizi değil, onu reddediyordum." 

Ardından da Şehadet getirerek ruhunu teslim eden Ebu Zekerriya gülen bir çehreyle Cennete yolculuk ettiğini müjdeliyordu. 

Yüce Allah (c.c.) cümlemizi kendisini İslam'ın hizmetine vererek Cennetlik olan kullarından eylesin, amin... 

Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları

 

   

facebook  

   

Developed in conjunction with Ext-Joom.com

Yandex.Metrica

Developed in conjunction with Ext-Joom.com

© dindersiindir.com